Günlerdir Türkiye ile Malezya’yı karşılaştırıyorlar...
Bir reklam sayesinde Papua Yeni Gine hakkında fikir sahibi olmamız gibi, evinin iki sokak altını bilmeyen Türkler dahi, hepimiz Malezya uzmanı olduk çok şükür.
Gazeteler, gazete ekleri, aylık ya da haftalık dergiler, her yerde bu konu tartışılıyor, uzmanların görüşü alınıyor.
Öylesine içim karardı ki, bari iş ilanlarına bakayım, bir tek orada tartışmıyorlardır nasıl olsa dedim. Ve bu sayede Malezya’yı bilmem ama Türkiye’nin rahatlıkla “Melez”ya olabileceğine bir kez daha kanaat getirdim.
Zira ilanların yarısı İngilizce, bir kısmı da Almanca. İçlerinde Rusça ya da Çince bile var. Arada bir iki Türkçe ilan gördüm ama açıkcası o kadar yabancı dilin arasında gözüm onları da Japonca gibi algıladı.
Sanki Türk gazetesi değil de Financial Times okuyorum. Artık bir dil bile yetmiyor haberiniz olsun, bu ülkede dil bilmiyorsanız sadece “Milletvekili” olarak iş bulabilirsiniz.
Hadi uluslararası alanda iş yapıyorsunuz, küreselleşme karşısında rekabet etmeniz gerekiyor hak verir, anlayışla karşılarım. Ama kardeşim, çaycı ilanını bile İngilizce verip de “office boy” aramak ne oluyor, işte onu anlayabilmiş değilim.
İngilizce bilmiyorsanız, çok paranız olsa dahi 5 yıldızlı bir otelde ya da cafe’de huzur içinde yemek bile ısmarlayamazsınız. Waiter’ı yani garsonu çağırıp tercüme ettirmeniz gerek menüyü.
Neyse ki kimi restaurantlar insaflı, telafuz edemeyeceğinizi düşünüp acımışlar, yemeklerin yanına numara koymuşlar. “Ben başlangıç olarak bir 202, ana yemek olarak 501, tatlı olarak da 740 alayım” deyip kurtuluyorsunuz.
Yanınızda etkilemek istediğiniz biri varsa, “vallahi buranın 570’inin üstüne yoktur, parmaklarını yersin” diyebilirsiniz ki, sık geldiğinizi anlasınlar.
Sanki yemek değil, matematik dersi. Garsonlar adisyon yerine masanıza hesap makinası bıraksa olacak, hele de benim gibi matematiği kötü olanlar için...
Adres tarif etmek bile zordur Ankara’da. Filistin caddesinden Kennedy’ye geç, sola dönüp Şili meydanına kadar dümdüz git, oradan İran caddesine dönen bir yol vardır dümdüz devam et, Bükreş sokağına çıkarsın.
Biraz coğrafya biliyorsan, “İran Caddesi dedi ve ben şu anda Tahran caddesindeyim, sanırım ikisi aynı yer” deyip bambaşka bir adrese çıkabilirsin mazallah.
Bu arada sadece dil bilmek de yetmiyor bugünlerde. “Birşey kökenli” olduğunuzu mutlaka iki lafın arasına sıkıştırmak gerek prim yapmanız, yani Türkçe meali itibar kazanmanız için.
Örneğin ne kadar güzel ya da maharetli olduğunu ifade etmek isteyen kız arkadaşlarım, “ben Ankara’da doğdum büyüdüm ama aslen Çerkez kökenliyim” derler. Yani gördüğünüz vekaleten bir Türk’tür, ayağınızı ona göre denk alın.
Ya da ben kızgınlığımın çok tehlikeli olduğunu anlasınlar diye odunluk yapar, kayın ağacı misali kökenlerimin Arnavut olduğumu vurgularım ara sıra. Sanki memleketim Denizli’nin horozları pek mülayim yaratıklarmış gibi.
Ama bu sayede sıradan Türk vatandaşı Türkan değil de, ortaya yanar döner bir “Al’a Turka” oluyorum küresel cemiyet hayatı içinde.
Al’a Turka dedim de, geçen gün bir kebapçı vitrininde gördüm. “Al’a Kebap” tabelasını, üstelik altına da “Alo Kebap” yazıp, eve sipariş için telefon numarası eklemişler. Ne diyeyim, hürmetle şapka çıkardım yurdum insanının yaratıcılığına.
İşin özü, Malezyalıyı bilmem ama Melezyalı olmak iyi birşeydir bizim ülkemizde.
Melezyalı olursanız hapiste bile Milletvekili seçilebilirsiniz, değilseniz bir ekmek ya da iki parça baklava çalıp 10 yıl hapiste kalırsınız.
Bu nedenle, aman siz siz olun, saflık edip de saf Türk olduğunuz söylemeyin öyle her yerde, çok “out” oldu unutmayın.
Şimdi müsaadenizle, El Torito’nun “roof”unda bir “drink” almaya gidiyorum, “döneceğim ben size...”
Byeeeeee....
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder