23 Haziran 2010 Çarşamba

Bugün de Ölmedim Anne...

Zihnime öyle bir kazındı ki bu satırlar, sanmıyorum unutabileyim yaşadığım sürece...

Kafamın içinde yankılanıyor, uğultusu ne uyutuyor ne de huzurla nefes aldırıyor...

“Bugün de ölmedim anne...”

Şehit askerin, cenazesinden 8 gün sonra ailesine ulaşan bir mektup öylesine yaralıyor tüm duygularımı...

Diyecek tek sözüm kalmıyor, isyanım sessiz çığlıklar atıyor...

Ben susuyorum, hüzün konuşuyor... Hasret dile geliyor, sevda kafa tutuyor bütün ihtişamıyla dört bir yanı saran karanlığa karşı...

Şöyle devam ediyor mektup: “Anneciğim, seni üzdüysem, özür dilerim. Sizlerin değerini askerlikte anladım. 3 ayın sonunda inşallah size kavuşacağım, dualarınızı eksik etmeyin...”

Dualar eksik olmadı... Mektup kavuştu bekleyenine, ama yazan... İşte en çok o anda üzdü anasını, üstelik belki de ilk defa hiç suçu yokken...

Nasıl bir vicdansızlık ki bu, ana duası bile engel olamıyor zalime? Anasının hayır duaları dahi koruyamıyor evladını bu korkak, bu kalleş savaştan?

Ne anasının her gece göğe yakarışı, ne de karısının sevdası durabiliyor sel olmuş bu namertliğin önünde...

“Beni merak etme aşkım, seni çok özlüyorum, nöbette hep seni düşünüyorum. Aşkından deli oldum, seni çok seviyorum. Askerden sonra bana bir çocuk verirsen çok sevinirim, dünyalar benim olur. Allah nasip eder de çocuğumuz olursa inşallah sana benzer...” diye yazmış karısına...

Hangi aşk sözcükleri böylesine dokunur bir yüreğe?

Aklımda hep o askerin anası, hayaliyle avunduğu sevdalandığı karısı... Sevdiğine benzemesini düşlediği ama doğma şansı bile verilmemiş çocuğu...

Sevdiğinden gelen ama geç kalmış bu mektup, bir kez daha dağlamaz mı o yürekleri? Kor ateşlere diri diri atmaz mı o ruhları?

Çok derinlerde, görülmez bir yara var kalbimde, için için sızlıyor...

Aklım da yüreğim de yetmiyor anlamaya, nasıl bir sabır gerektiğini buna dayanabilmek için?

Emek verdiğini, gönül verdiğini, içinin titrediğini, gözünden sakındığını eli bile titremeyen zalime feda etmek; sonra da dimdik durabilmek için, gücünün yetmediği o kalleşliğe karşı...

Bin kez canından can vermez miydi o ana, bir gün daha yaşatmak için oğlunu? Gövdesini siper etmez miydi o kadın, yüreğini sunduğunun bedenine?

Tanrım... Sen ki insanlara akıl verdin... Bilirsin, en övündüğümüz meziyetimizdir bize bahşettiklerin içinde...

Ama ne olur artık izin ver de o akıl yoldaş olsun kullarına... Işık tutsun vicdanlarına...

Su olsun, yağmur olsun da yağsın zalimin bitmek bilmeyen ateşi üzerine...

Bugün de ölmesin evlatlar, bugün de canlı canlı toprağa girmesin analar...

Hiç gelmeyeceklerini bildikleri sevdalarının ardından mektuplarını koklayıp da avunmasın ne sevgililer, ne de çocuklar...

Tanrım... Görüyorsun, kulların beceremiyor....

Sana yalvarıyorum... Hiç olmazsa sen durdur artık bu zalimliği...

Durdurmayacaksan da bari delikanlıca, yiğitçe olsun bu savaş...

Sen koru bizi de anaları da vicdansız, korkak, kalleşlerden...

Biliyorum, inanıyorum ki “ana duası” ulaşır sana...

Er ya da geç...

Hiç yorum yok: